1855 yılında bir Fransız gezginin anılarında Nallıhan

 

Osmanlı döneminde, Kırım Harbi sırasında müttefik Fransız ordusuyla Türkiye'ye gelen Fransız yazar J.E.Dauzats'ın anılarını dilimize R.Ekrem Koçu -1855'te Anadolu'nun Bir Köşesi- adı altında tercüme etmiştir. İstanbul'dan Ankara'ya giderken Nallıhan'dan da geçen bu gezginin Nallıhan'la ilgili anıları:

 

"Nallıhan, Çayırhan

 

Ertesi gün, vaktimizin bir kısmını garip bir köyün seyri ile geçirdik. Her kulübe, istif edilmiş odun yığınlarının üstüne yapılmıştı. Bu suretle, havai bir köy meydana gelmişti.

 

Gündüzün sıcağına rağmen, gece ateş yakmağa mecbur olduk. Deniz sathından epey yükselmiştik, sert bir soğuk vardı. Ertesi günkü yolculuğumuz bizi daha yukarılara çıkarttı. Yol tehlikeli idi. İki yüz deveden mürekkep bir kervana rastladık; ve nihayet Nallıhan'ın beyaz evlerini gördük. Kırmızı kayaları ile pek garip bir manzarası olan bir dağın eteğinde idi; ikinci planda görünen bir nevi kilsi toprağın mavimtırak rengi manzaraya başka bir letafet (güzellik) veriyordu.

 

Çadırımızı şehrin uzağında kurduk. Henüz yerleşmiştik ki etrafımızı bir kadın kalabalığı sardı, bir şeyler söylüyorlar, bazı hareketler yapıyorlar, içlerinden bazıları da ağlıyordu.                                  

 

Üniformalarımızı görünce ordudan geldiğimizi sanmışlar, harpte olan kocalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden haber soruyorlarmış. Vaziyetleri, yalvarışları yürekler paralıyordu. Bütün hüsnü niyetimize rağmen onlara, onların suallerine ne cevap verebilirdik?                        

 

Yorgun ve aç idik. Kadınları başımızdan savmağa mecbur olduk, ümitsiz ve gamlı giderlerken, biz de bir şeyler yiyip dinlenmeğe baktık.

 

Nallıhan'dan öte, çok şayanı dikkat bir memleketten geçtik; yavaş yavaş ilerledikçe, nebat kayboluyordu, her tarafımızdan kayalıklarla sarılıyorduk. Yolculuğumuz fevkalade yorucu idi. İkide bir hayvanlardan inmek mecburiyetinde kalıyorduk. Sonra, sanki kar yağmış gibi, beyaz, bir toprağa geldik... Bu ıssız arazinin sükutunu bizim kafilemizin gürültüsü bozuyordu.... bu vahşi güzellikten kurtulmak için acele ediyorduk. Güneşin kızgın ışığı, bizi harap ediyordu; susuzluktan bitap bir halde idik. Çok şükür ki endişemiz uzun sürmedi, bir tepeyi aşınca, latif bir vadi ile karşılaştık; burası çölde bir vaha idi... Çayırhan ile aramızda ağaçlık bir dere geçidi vardı. Bu dere kenarında durduk. Yeni biçilmiş bir buğday tarlasının ortasında yataklarımıza uzanırken bütün yorgunluğumuzu unutmuş bulunuyorduk.

 

Ertesi gün, aynı çöl içinde aynı çeşit yolculuktan sonra akşam yeni bir vadiye geldik, bu vadide Beypazarı şehri vardı." (1)

 

(1) Türkiye Seyahatnameleri Serisi-6 ,Çev.R.E. Koçu Çığır Kitabevi İstanbul