Mesut Şener'in Nallıhan Kitabından

            Yakın Geçmişten Günümüze

1960’lı yıllarda NALLIHAN

1960 yılında Hamam Sokak’ta bugün Güngörler İş Hanı’nın olduğu yerde ilçeye ilk kez bir sinema salonu yapılmıştı. 1970'li yılların ortasına kadar filmler bu sinemada gösterildi. Çöpçü Mustafa akşamüstleri, gösterimde olan filmin afişini bağrına açarak mahalle aralarında dolaşırdı. Herkesin ay çekirdeği çıtladığı sobalı sinema salonunda filmin kahramanı finalde topluca alkışlanırdı. TV yayınının başlaması ve yayın saatlerinin artmasıyla sinema salonu yok olup gitti. Eski salon yıkılmadan yapılan yenisinde sanırım çok az film gösterilebildi. Yeni salon, günümüzde toplantı ve düğünlerde kullanılmaktadır.

1953'den önce ilçede elektrik yoktu. Geceleri petrol ve lüks lambalarıyla aydınlanılırdı. Ankara'dan dönerken otobüs Ayaş'ta durduğunda testiler alınırdı. Yaz günlerinin sıcağında soğuk su gereksinimi çoğunlukla Ayaş testisiyle giderilirdi. Kimileri de Sobran Köyü ustalarının çam kütüğünden yaptığı bardakla ya da Aksu Köyü ustalarının yaptığı tahta fıçıyla soğuk su ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlardı. Akşamdan doldurulan testi, bardak ya da fıçı gecenin serinliğinde merdiven başına konur, sabahta gölgeye alınarak üzeri ıslak bezle örtülür, gün boyu içilirdi. İlçe merkezindeki bu soğutucular köylerde de kullanılırdı.

Bardaklar yaklaşık 30-60 cm. çapında, 40-70 cm boyunda çam kütüklerinden yapılırdı. Alta gelecek tarafından içi oyulur, üstte gelecek tarafında da iki delik açılırdı. Büyük olanı su doldurmak küçüğü de su içmek içindi. Alttan oymak içi açılan delik kalın bir çam kabuğundan yapılan tapa ile sıkıca kapatılırdı. Fıçı yapımında ise; çam ağacı kütüğünden yarılarak elde edilen tahta parçaları önce daire biçiminde yan yana konularak bir iple bağlanır, alttan ve üstten tahta kapaklar yerleştirildikten sonra ağaç dalından iki çemberle sıkıştırılarak yapılırdı. Üstte bir su koyma deliği bir de su içme ağzı olurdu.

Bugün Ayaş'ta otobüs durduğunda ne testi alan kaldı, ne de köylerde bardak ve fıçı ustaları, hepsi de buzdolabına yani teknolojiye yenik düştüler.

1953 yılında ilçe merkezinde mazotla çalışan jeneratör, yalnız geceleri elektrik veriyordu, bu 1957 yılına dek sürdü. 1957'de jeneratörle tam gün enerji verilmeye başlandı. 1964'de ise Sarıyar Barajından enerji alındı.

Elektrik enerjisinin olmadığı ya da sadece geceleri verildiği yıllarda Sobran Köylüleri, köyün yaslandığı dağın kuzey yamaçlarındaki kuytularda beklettikleri karları, sıcak yaz günleri çuvala koyup eşeklere yükleyerek ilçeye getirip satarlardı.

Dondurmacı, dondurma fıçısının etrafını karla sıkıştırarak dondurmasını soğuturdu. Kar kümesi içindeki dondurma fıçısını taşıyan arabasını kol gücüyle gezdirirken, -dondurma gaymaaak- diye bağırarak tek çeşitten oluşan dondurmasını satardı. Gazozcu Mehmet'in yaptığı gazozları çocuklar çarşı içinde satarken, teneke içine koydukları karla soğuturlardı. O yıllarda bugünkü boyalı içeceklerin hiçbiri yoktu. Kocahan’ın kemerinin altında karla soğutulmuş sudan içenler yaz sıcağında biraz olsun hararetlerini giderirlerdi.

1940'lı yıllardan önce, yaz mevsiminin çok sıcak günlerinde ilçe halkından hali vakti yerinde olanlar sıcaktan ve sivrisinekten kaçmak için, Bağlıca, Sobran, Sarıkaya gibi yüksek ve serin köylere 10-15 günlüğüne gider, akraba yanında ya da köy yakınına kurdukları çadırlarda kalırlarmış. Yer seçiminde daha çok Bağlıca'nın Bozarmut mevkisi tercih edilirmiş.

1935'lere kadar köylü ısınmak için ocakta odun yakmış. Aydınlanmak için de çıra ve gaz lambası kullanmış. Soba kullanmaya 1935'lerden sonra geçmiş. Köylerde 1950'den önce radyo ve gramofon ancak köyün zenginlerinde bulunurmuş. Radyodan daha çok ajans (haber bülteni) ve türküler dinlenirmiş.

Günümüzde çarşının belirli yerlerine konan hoparlörlerle yapılan duyuruları, 1960’tan önceki yıllarda Tellal Mehmet Çavuş yapardı. Tellal Mehmet Çavuş aynı zamanda iyi bir kadayıf ustasıydı. Bilhassa Ramazan aylarında işi iyi olmalıydı. Bugün ilçede kadayıf yapan yok. Nalbant ve kalaycı da yok. Semerci tekte olsa var, fakat çırağı yok, o da bir gün diğerleri gibi iş yapamaz duruma düşünce kayıplara karışacak.

1950'ye kadar kara sabanla ekim yapılırdı. 1950'den sonra pulluk kullanılmaya başlandı. Ağaların öküzü de eşeği de cesur olurdu. 1965'lere kadar arpaların tamamı ve zayıf buğdaylar kavranırdı (eldeki orakla biçim). Buğdaylar ise tırpanla biçilirdi. Köylerde hasada (arpa buğday biçimine) birlikte başlanır, sap taşımak için araba birlikte koşulur, arpa, buğday ve çeltik biçiminde gubaşık (yardımlaşma) yapılırdı. Harman yerinde seç gözerleneceği zaman yere serilen yaygının üzerine bereketli olsun diye mayıs (tezek), toprak parçası ve bir küçük taş konurdu. Kalbur ve yarımla (ölçek) seç'e ağzı açık konmaz, kapalı konur ve üzerine buğday taneleri atılırdı. Harman kaldırıldığında -Allah tekrarını göstersin- diye dua edilirdi. Köylerde ölçü olarak kullanılan dönüm 1000 metre karenin karşılığıdır. Harman yerinde buğday ölçmede kullanılan ölçü yarımdır, bu da 16 kg’dır.

1960'lı yıllarda Hasanoğlan Köy Enstitüsünde okuyan Nallıhanlı köy çocuklarının yarıyıl tatiline gelişlerinde ortaokul salonunda sundukları müzik ve halk oyunu gösterileri ilçe halkı tarafından ilgiyle ve zevkle seyredilirdi.

l960'lı yıllarda Ömerşeyhler köylüleri pazara getirdikleri domates, biber, patlıcan çimlerini (fidelerini) ve bir dal parçasına dizilmiş kiraz çubuklarını Kocahan'da satarlardı.

1960-1970’li yıllarda ilçede Gençlik ve Spor Klübünün yanı sıra birde Şehir Klübü vardı. Şehir Klübüne ilçenin üst düzey bürokratlarıyla ilçenin ileri gelenleri; Gençlik Klübüne ise ilçe esnafı, gençler ve üniversite öğrencileri giderlerdi.

1970'ten önceki yıllarda ilçede şimdiki gibi çok kahve yoktu. İki tane büyük kahve vardı. Biri Cayırtların Sefa Kahvesi, diğeri Bursalıların kahvesi idi. Şimdi Ziraat Bankası olan yerde mülkiyeti o zamanlar Erenlere ait olan Bursalıların Kahvesinin geniş bahçesinde yaz günleri oturmak güzel olurdu. Ayakkabı boyacısı Hamdi'nin işleri doğal olarak kış günleri daha iyi olmalıydı. Boyacı Hamdi'yi herkes tanırdı. Onu Cayırtların Kahvesi veya Bursalıların Kahvesinde kazandığı paralarla çoğu zaman kumar oynarken görürdük. Anlattığına göre babası Yağcı Eşref zengin biriymiş, fakat o sıfırı tüketen biriydi, boyacılık yapıyordu.

O günlerden bugüne çarşıda eski diyebileceğimiz bir Sefa Oteli ve Kıraathanesi kaldı. Nasuhpaşa Camisine yakın olan Kör Hüsnü'nün Hanı’da yıkıldı, yerine iş hanı dikildi. Uzun yıllar, 1970'e kadar tek camisi olan ilçeye son yirmi altı yılda 9 cami yapıldı. Çarşı denilince Nallıhan çarşısının iki güzel insanı Şaban ve Veysel'i burada anmadan geçmek olmaz sanırım. Çarşıda herkes bu ikiliyi tanırdı. Şaban kimseden para istemez, Veysel ise yüz bulduklarından para, para kopartamazsa uçlu (filtreli) sigara isterdi. Şaban sıcak yaz günlerinde bağırıp çağırmağa başladığında, meydanda çınarın dibindeki çeşmede kafası yıkanarak sakinleştirilirdi.

1960'lı yıllara kadar köylerde, Düzce'den getirilen kaçak tütünler hazır sigaradan daha çok içilirdi. At sırtında tütünleri getiren satıcı malını parayla satıp giderdi. Karton içindeki kıyılmış tütün demeti çok hoş kokardı. Tabakasını çıkarıp sigarasını saran köylü, meclis içinde tabakasını cebine koymayıp ortaya bırakırdı. Bu tütüne ayınga da denirdi. Tabakalar açılır, sigaralar sarılır, ya ocaktaki ateşten maşayla alınan bir kömür parçasıyla ya da kav çakmakla sigaralar yakılırdı. Sigara tiryakilerinin cebindeki kese içinde kav, çakmak taşı ve kibrit büyüklüğünde çelik parçası bulunurdu. Sol eldeki çakmak taşının üzerine kav(mantar) konur, sağ eldeki çelikle vurulur, çıkan kıvılcımdan sigara yakılırdı. Kaçak tütünle mücadele edebilmek için o yıllarda jandarma, Nallıhan pazarının kurulduğu günler ilçe girişlerinde bıçak ve silah yanında ayınga dolu tabaka da arardı.

Yine 1960'lı yıllara kadar köylere çerçiciler çömlekçiler ve yumurta toplayıcılar gelirlerdi. Çerçici iki sepete koyup getirdiği; incik-boncuk, kaba şeker, leblebi, bisküvi, lokum, kabuklu yer fıstığı, incir, çay bardağı, lamba camı gibi malını köyün meydanında ya ağaç gölgesinde ya da çeşme başına yakın bir yerde sergileyip satardı. Çocuklar annelerinden habersiz folluktan aldıkları yumurtayla çerçiciden kaba şeker, lokum, bisküvi alıp hemen orada zevkle yerlerdi. Genç kızlar da çevrelerinde kullanmak üzere boncuk alırlardı. Çerçici; tiftik döküntüsü, çorap eskisi, eskimiş kap-kaçak, boş cam şişeler, eski lastik ayakkabılar alır, yerine yaygısındaki mallardan vererek değiş tokuş yapardı.

Köylere gelen çömlekçide malını değiş tokuşla satardı. Bir çömleği (güveç), çömleğin dolusu buğday karşılığı, ekmek saçını ise bir yarım buğdaya verirdi. Yumurta toplayıcı köylerden topladığı yumurtaları iki büyük sepete samanın içine yerleştirip, sepetleri hayvanına sarar ilçeye getirirdi. Esnafta yumurta toplayıcılardan aldığı yumurtaları tabutların (yumurta sandığı) içindeki talaşın arasına yerleştirip kamyonla İstanbul'a gönderirdi.

Köylerde evin az ışık alan odası ya da bir kuytu köşesi kiler olarak kullanılırdı. Kilerde irili ufaklı en az üç dört tane çömlek, yine değişik büyüklükte üç dört tane küp bulunurdu. Yoğurt çalmak için ayrı, hoşaf ve kabak pişirmek için ayrı, et pişirmek, yemek yapmak için ayrı çömlekler bulunurdu. Sonbaharda bir ya da iki küpte turşu kurulurdu. Küpe kurulan turşu da iyi olurdu. Kilerde bir ya da iki küpte pekmez olurdu. O yıllarda yaz aylarında yapılan peynirler tahta fıçılara, tereyağı da tahta kasnaklara konurdu. Sonbahardan kışa girilirken kesilen besi hayvanından yapılan kavurma tekerleri de tahta sandığa konur kilere yerleştirilirdi. Asma yaprağı da temizlenen gaz tenekesine bastırılırdı. Şimdiki gibi naylon bidonlar, plastik kaplar o yıllarda yoktu. Daha çok bakır ve toprak kaplar kullanılırdı.

O yıllarda üretilen sebze ve meyveler organikti. İlaçlama yapılmaz, kimyasal gübre kullanılmazdı. Hormonlu sebze ve meyve nedir bilinmezdi. Bağa bahçeye girildiğinde yamuk yumuk görünen, yerli tohumdan üretilen domatesler mis gibi kokardı. Şimdinin elma sertliğindeki domatesleri gibi tatsız tuzsuz değillerdi. O yıllardaki sebze ve meyvelerin tat ve kokuları bir başkaydı.

1970’lerde başlayan köyden kente göç sonucunda, kentlerde doğup büyüyenler anne ve babaları gibi ne dalından meyve yediler, ne de bağ bozumu yaşadılar. Onlar sebze ve meyve çeşitlerini market raflarında görmeye alıştılar.

Çeltik harmanında çeltik sapının, buğday harmanında samanın kokusunu alırdınız. Oysa şimdi ne çeltik eken var ne de dövenle saman yapan, olsa da sayıları çok azdır.

Yaz mevsiminin son günlerinde yapılan nişastanın kokusu çok uzaktan algılanırdı. İpekböceği yetiştirilen böcekliğe girdiğinizde burnunuza hoş bir koku gelirdi.

Köylerde, kadın yolda giderken rast geldiği bir erkeğin önünü kesip geçmez, sofraya büyükler oturmadan küçükler oturmazdı. Evlenince anne babasıyla aynı çatı altında oturan oğul, annesinin babasının yanında kendi çocuğunu kucağına alıp sevemezdi. Bebeği nine ve dede severdi. Annesi bile büyüklerin yanında bebeğini sevip okşayamazdı. Büyüklerin yanında bebeğini dövemezdi. Yaparsa saygısızlık olarak yorumlanırdı. Babası bebek büyürken adeta uzaktan seyreder, her şeyiyle anne-nine-dede ilgilenirdi. Çocuğun üstüne başına alınacakları dedesi alırdı.

1960'tan önce köylerde tarlaya, pazara, sürünün yanına, değirmene eşekle gidilip gelinirdi. At ve katır az olurdu. Köy yolları genellikle ya mezarlığın ortasından ya da kenarından geçtiğinden, gece dönerken anlatılan cin ve peri masalları yüzünden çocuklar korkardı. Çocuklar gece mezarlıktan geçerken eşeğin sırtına biner, ya ıslık çalar ya da türkü söylerlerdi. Belki de çocukları korkutmak için olsa gerek, geceleri yatırların kalkıp dolaştıkları allandıra ballandıra anlatılırdı. Bunu dinleyen çocuk duyduklarını eklemeler yaparak diğer arkadaşlarına anlatırdı. Anlatılanlar hepsini etkilerdi. Kendi uydurduğu öykülere kendisi inanmağa başlardı. Tüm bu mantık dışı uydurmacalar, cin peri masalları bir ziyafet sofrası gibi önlerine serilirdi. Ölülerden korkmamayı, ama onlara saygı göstermeyi öğrendiklerinde, çocukluklarındaki korkuların yersiz olduğunu anlayacaklardı. Köylerde o yıllarda anlatılan o saçma sapan korku masalları şimdiki çocuklara anlatılsa da inanacaklarını pek sanmıyorum. Ama o kuşak bunları dinleyerek büyüdü.

Köylerde evlerin ilk katının temeli ya da yarısı taş, üstü kerpiçtir. İkinci kat dizemedir. Avlu kapısından girildiğinde içten bir merdivenle ikinci kata çıkılır. Her oda da baca vardır. Evin mutfağı, yemeğin yapıldığı, yer sofrasında yenildiği ve aynı zamanda da yatılan odadır. Banyo ise bacanın bir kenarında yer alan gusülhane denen dolaptır. Yataklar yüklükte bulunur. Hayvanlar için altta ahır vardır. Samanlık ve ambar evin yakınındadır.

1950 hatta 1960'dan önce doğanlar belki yaşamaz ölür diye zamanında Nüfus’a bildirilmezlerdi. Nüfus kağıdı alınan bir bebek öldüğünde, öldüğü bildirilmez nüfus cüzdanı yeni doğan ya da doğacak kardeşe kalırdı. O yıllar bir ana yaşı, birde kafa kağıdı (nüfus kağıdı) yaşından söz edilirdi. Bilhassa erkek çocuklar askere geç alınsın diye nüfusa yeni doğmuş gibi, bir iki yıl geç kaydettirilirdi. Çocuk büyüdüğünde ne zaman doğduğunu anasına sorduğu zaman alacağı yanıt ya çeltik harmanında, ya arpa biçerken, ya da Zemheri’de oldun yavrum biçiminde olabilirdi. O yıllarda ölenlerde zamanında nüfusa bildirilmez. Devlet kapısına işleri düştüğünde bildirilir, böylece ölenin ölüm tarihi daha erken ya da daha geç olarak kayıtlara geçerdi.

Yaz mevsiminin son günlerinde olgunlaşmamış kara armut haşlanır yenirdi. Bulgur kaynatılırken orada bulunanlara gölle ikram edilirdi. Kış günleri ilçe pazarında haşlanmış çükündür (pancar) satılırdı. Yine kış günleri kara kabak parçalanmadan fırında pişirilirdi. Günümüzde bunları yapanlarda yiyenlerde azaldı.

Kış günleri evin delikanlısı gece ev geç geldiğinde ya da gündüz evde kimse olmadığı zamanlarda bazlama ekmeğini ısıtıp arasına kavurma koyar yanına da turşu, pekmez ve yoğurt koyup karnını doyururdu. Ya da ısınan ekmeği don yağla yağlayıp yerdi. Donyağı sonbaharda beslenip kesilen büyük baş hayvanın karın yağlarının kaynatılıp dondurulmasıyla yapılırdı.

1970’li yıllara kadar Nallıhan’da susam ve afyon kapsülünün tohumundan yağdanlıklarda (yağ atölyesi) yağ çıkartılırdı. Susam tohumundan elde edilen yağa şılgın yağı, afyon darısından elde edilen yağa da haşhaş yağı denirdi.

İlçe halkı yemeklerde tereyağının yanı sıra bu yağları kullanırdı. Susam ve afyon bitkisinin tohumları çöreklerde ve hamur işlerinde kullanılırdı.

2 Dünya Savaşı sonrası Marshall Yardımı adı altında ABD’den gönderilen vita adlı margarin yağı kullanımı yerli yağların üretiminin azalmasına neden olmuştur. Günümüzde hiçte sağlıklı olmadığı bilimsel olarak kanıtlanan bu yağ Nallıhan’da üretilen susam ve haşhaş yağı üretimini olumsuz etkilemiştir.

Bir yandan ABD margarin yağının kullanımı, diğer yandan 1970’lerde ABD’nin dayatması sonucu afyon üretiminin ülkemizde dar bir alana sıkıştırılmasıyla Nallıhan’da afyon ekiminin yasaklanması sonucu, susamdan ve afyon darısından yağ çıkartılan yağdanlıkların kapatılmasıyla ilçede susam da ekilmez olmuştur.

1960’a kadar ilçe merkezinde her evde gaz ocağı bile olmazdı. Buzdolabının işlevini tel dolaplar görürdü. Bütan gaz ocağı(Tüp) daha mutfaklara girmemişti. Plastik eşyalar daha çıkmamıştı, banyoda ve helada takunya bulunurdu. Telefonu ve radyosu olanlar bunların üzerine dantel örtü koyarlardı. Gömleklerin yakası ütülenirken kolalanırdı.

TV yayınının yaygınlaşmadığı yıllara kadar sinemalarda oynayan yabancı filmlere eğitimliler, Türk filmlerine fakir fukara giderdi.

Radyoda çalan Türk Sanat Müziğini şehirliler, Türk Halk Müziğini köylüler dinlerdi.

O yıllarda okula giden kız öğrenciler kurdela takar, erkek öğrenciler okula gidip gelirken şapka giyerlerdi. Aşı olunacağı zaman tek iğneyle bütün sınıf aşılanırdı. Defter kitap kaplama kağıtları ya kırmızı ya da mavi renkte olurdu. Bir takım elbise bir yıl giyilirdi. Ayakkabıların altı eskidiğinde pençe yapılırdı.

 İlçe merkezindeki konutlarda 1970'lere kadar su ve kanalizasyon bağlantısı yoktu. Evlerde suyun olmadığı o yıllarda kimi ev kadınları çamaşır yıkamak için, Olukbaşı’nda hamamın olduğu yerdeki çamaşırhaneye giderlerdi. Nallı Çayı’ndan su arkıyla çamaşırhaneye gelen su, kış mevsimi kimi günler bulanık aktığında çamaşır yıkamak için Berberderesi’ne de gidilirdi. O yıllarda Nallı Çayı bugünkü gibi kirli değildi. Temiz akan su da yaz günleri çocuklar su bentlerinin altındaki derin yerlerde suya girip yıkanırlardı.

1970’lere kadar un için su değirmenine, pirinç için de suyla çalışan dink’e gidilirdi. İlçe yakınında, Ankara yolu çıkışında Ziraat Bahçesi yanında bir değirmen, İstanbul yolu çıkışında Beşdeğirmenler, Olukbaşı’ndan Akdere’ye giden yol üzerinde de Ayaşlı Hamza’nın dink’i ve değirmeni vardı. Bugün Beşdeğirmenler ve dink yok. Değirmenler ise elektrik enerjisiyle çalışanlar karşısında son yıllarını yaşıyor olmalılar.

1970’den önceki yıllarda öyle her çocuğun bisikleti olmazdı. Onbeş dakikalığına, yarım saatliğine kiralanan bisikletlere binilirdi. Bisiklet kiralayanlardan biri de Şuayip idi. Şuayip bisiklet işinin yanı sıra gündüzleri ortaokulun yakınında, geceleri de kahvelerde ay çekirdeği satardı.

1970'lere kadar her yıl ilçede yağlı güreşler yapılırdı. Son yıllarda güreşlerin Eymir Köyü’nde yapıldığını görüyoruz. İlçemizden yetişen güreşçimiz Vedat Ergin 1997 yılında Kırkpınar'da başaltı şampiyonu, 2001 yılında da şampiyon olmuştur.

Yine 1970'lere kadar ilçemize cambaz gelirdi. Uzun tahta ayaklarıyla çarşıdan geçerek eski hastane arkasındaki boş alana gider, ip üstünde gösterilerini sunardı. Ekibinin yaptığı akrobasi gösterileri zevkle seyredilirdi.

***

            Nallıhan'da ve uzun yıllar da Nallıhan dışında görev yaptıktan sonra emekli olan Öğretmen Muzaffer Türkbayrak’ın anılarını içeren 3 Nisan 2009 tarihli Nallıhan Postası gazetesinde çıkan “DOKUZUN KAFA” başlıklı yazısından bir bölüm:

“DOKUZUN KAFA

Dört yanı dağlarla çevrili bir çömleğin içindedir sanki Nallıhan. Yazın yanar, kavrulur. At yaylasından doğup Sakarya’ya kavuşan Nal Çayının yarıp geçtiği boğaz nefes aldırır biraz. İşte o kavurucu yaz günlerinde akşamüstü çıkarsınız Dokuza. Boğucu havayı aşağılarda bırakıp serinlersiniz ılık esintide.

İki mahallesi ve iki bine yakın sakini olan o küçücük kasaba son elli yılda nasılda değişmiş? İki üç katlı bahçeli ahşap evler, sıcak komşuluklar, birbirini tanıyan kasaba halkı, sokaklarda araç korkusundan ve gürültüsünden uzak gazoz kapakları, topaçları ve tel arabalarıyla oynayan çocuklar nerede? O sakin kasaba kabuk değiştirmiş, on beş binlere ulaşmış, bağlar bahçeler kaybolmuş, o güzelim dut ağaçlarının, kirazların, zerdalilerin, asmaların yerini beton yığınları almış. Sarı’nın tarlaya çocuklar gidemezdi, uzaktı. Yazılıkaya’ya gitmek eşekle on beş yirmi dakika tutardı. Ya karşıdaki Akdere Köyü. Yanındaki Hoşebe’ye baharda pikniğe gidilirdi. Altındaki zümrüt yeşili çimenleriyle birkaç asırlık ardıç ağaçları çekerdi sizi oraya. Ya şimdi? Her taraf bina, bina, bina. Balca Dağının eteklerindeki Karagöbet ve Sinekcek de bu değişimden nasibini almış. Kasaba yine de yemyeşil. Nal Çayı yeşili koruyor. Ne de olsa su olan yerde hayat vardır.

O kavurucu yaz sıcağında serinlemek için çıktıkları Dokuzdolambaç’ın sessiz ve gizemli güzelliği onu geçmişe sürükleyivermişti…

Şöyle bir bakındı etrafına. Tosun Bey’lerin ahşap evleri sağındaydı. Bitişikte Hayat sineması. Boynuna astığı büyük sinema afişiyle mahalle mahalle dolaşan yuvarlak tel gözlüklü Mustafa Amca geldi gözlerinin önüne. Tellal Mehmet Çavuşun oğlu Mustafa. Tel kadayıfçılığına başlayan babasından devralmıştı bu işi. Çevresinde meraklı küçük çocuklarla sokak sokak dolaşır, bağırırdı avazı çıktığı kadar. ‘Bu akşam saat sekizde Hayat Sinemasında yalınız bayanlara…’

Önünde uzanan kocaman Cumhuriyet Alanı’ndaki çınar ağacı biraz daha boy atmıştı. Sıcak havadan kaçıp çınarın kaba gölgesine sığınanlar ağacın dibindeki çeşmede ellerini yüzlerini yıkayıp soluklanıyordu. Alanın sonunda Enver Ağa’nın evi, sağında ise tek katlı sıra sıra dükkanlar. Güdüllü Ahmet’in leblebi çuvallarını gördü dükkanın önünde. Tam karşıda ise Bursalı’nın kahve. İnsan azmanı Bursalı beyaz gömleğinin kollarını sıvamış, ikiye katladığı mavi havlusunu sol omzunu atmış, burma bıyıkları, ökçesine bastığı yumurta topuklu sivri uçlu ayakkabılarıyla masalar arasında dolaşıyordu. Cayırt’ların kahve biraz içerde kalıyor, görünmüyordu.

Yürürken bakışlarını ayıramıyordu çevresinden… derken evlerinin önündeki Koca Pınar göründü. Koca Pınarın suyu Akkaya’dan gelirdi. Güğümlerle, ibriklerle evlere taşınan suyun içimi yumuşak, çayı demli olurdu. Su deposunun üstünde buğday, pestil kurutulurdu. Çuvallanan buğdaylar eşeklere yüklenir, oluk başından geçip Beşdeğirmenlere götürülürdü öğütülmek için. Koca Pınarın oluğu akşamları sığırdan gelen ineklerin uğrak yeriydi. Kırmana’nın Arslan geyiğini, Bursalının karısı da iki Malta keçisini sulamaya getirmişti. Pınarın suyuyla beslenen uzun kavak kuş yuvası ile doluydu. Dalların arasında yavrularına yiyecek taşıyan serçeler, kırlangıçlar uçuşuyordu… İşte o evleri bu oymakta, Koca Pınarın karşısında, uzun kavağın yanındaydı. Marsilya kiremitli, beyaz badanalı."

***
             Babasının görevi nedeniyle 1956-1958 yıllarında Nallıhan’da üç güzel yıl geçiren İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Meral Arık Toprak’ın;

             Nallıhan kitabının yazarı Mesut Şener’in Mayıs 2006’da TRT-2 de yayınlanan Nallıhan belgeselinin ardından “Yıllar Öncesinde Kalan Anılar” başlığıyla www.nallıhan.net'e yazdığı yazı:

“YILLAR ÖNCESİNDE KALAN ANILAR

 

Sevgili Nallıhanlılar,

Bu akşam TRT 2'de Nallıhan'ı anlatan programı izlerken, yıllar öncesinde kalan anılarım döküldü bir bir...

1956-57-58 yılları. İlkokulun ikinci, üçüncü, dördüncü sınıflarını Nallıhan'da okudum. Biz üç kardeştik. Ağabeyim Metin ve benden üç yaş küçük kardeşim Mete. .. Annem Nallıhan ilkokulunda öğretmendi. Enise Arık.   Babam da Binbaşı rütbesiyle Askerlik Şube Başkanı, Sadık Arık...

Çocukluğumun en güzel yıllarını Nallıhan'da yaşadım. İlkokul arkadaşlarım Meliha, Ruhan Bakkalbaşı, Adile Kalcıoğlu, Vedat ve sınıfın en uzunu Adem'i hatırlıyorum. Öğretmenlerim Saadet Hanım, Mürşide Süer hala hatırımda. Mürşide Hanım o zamanki Nallıhan kaymakamının eşiydi. Oğlu Sakıp Süer, kızı Ay'la arkadaşlık ederdik

Nallıhan çarşısında berberlik yapan Ali Doğan Amca'nın komşusuyduk. Eşi Şengül, Annesi Ayşe Hanım en yakın kapı dostlarımızdı. Şengül Hanım'ın, biz oradan ayrıldıktan sonra doğan kızlarından birine benim adım olan Meral adını verdiğini anımsıyorum...

Evimiz ilkokulun hemen arkasında idi. Okula geç kaldığımızda, evimizin hemen karşısındaki yol boyunca uzanan duvardan atlardık, ön kapıya kadar yürümemek için. Müdür muavini Emin Bey'e yakalanınca da halimiz perişandı.. Bir de uzun boylu, esmer bir öğretmeni vardı okulun; Aziz Bey. Ondan da çok korkardık.

Yazları mahalle aralarında pekmez kaynatılır, biz çocuklara da pekmezin köpüğü yedirilirdi. Arka mahalleden Tombak Teyze, evlere gelir güzel ipek yorganlar dikerdi. Evimizin, bize o zamanlar pek büyük gelen bahçesinde tavuk besler, onları kuluçkaya yatırırdık. Kedilerimiz vardı, baharda yavrulayan. Bahçemizdeki leylaklar baharın kokusunu taşırdı. Asmadan henüz korukken üzümleri yemeğe başlardık.

Yazın çayırda yağlı güreşler yapılır, onları seyretmeye giderdik. Yılda bir kez Panayır kurulurdu. Şimdiki sirklerin alası o zamanlar Nallıhan'a gelir, duvarda dönen motosikletli gençleri heyecanla seyrederdik...

Kadınlar, çeltik tarlalarında ayakları suda çeltik toplarlardı. Çeltik tarları boyunca uzanan yoldaki iğde ağaçlarından iğde yer, birbirimizin kulağında çitlembik patlatırdık... Okulla pikniğe gider, yumurtaları tokuştururduk. Okul çıkışlarında mutlaka, ip atlar, yakan topu, köşe kapmaca, sek sek oynardık.

Sarıyar Barajında Amerikalılar çalışırdı. Hafta sonları ailece Baraja caz'a giderdik. Büyüklerimiz tüm şıklıklarıyla tango yaparlar, biz de onları hayran hayran seyreder, kız kıza dans eder, onlar gibi figürler yapmaya özenirdik. İlerleyen saatlerde, müziğin ve eğlenmenin zevki uykuyla ağırlaşan göz kapaklarımıza mağlup olurdu. Sonra orada mı kalırdık, eve mi dönerdik hiç hatırlamıyorum. Uyumuş olmalıyım..

İlk bebeklik dişlerimiz yerini asıl dişlerimize bırakmıştı, biz Nallıhan'da iken. Düşen dişlerimizi, benden yalnızca 1,5 yaş büyük olan ağabeyimle birlikte, annemin tavsiyesine uygun olarak, okul binasının dış cephesindeki bir oyuğa yerleştirmiştik. Annem,;dişlerinizi okula koyun ki, hep okuyun, büyük adamlar olun; derdi. Şimdi düşünüyorum da annemin bizim için istekleri gerçekleşmiş sanki.. Ağabeyim şu anda Boğaziçi Üniversitesinde profesör.. Bense 30 yıl devlet hizmetinde çalıştım. Bunun son 15 yılı yönetici olarak geçti. Geçen yıl emekli oldum. Şimdi de İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim görevlisiyim;

Daha yazılacak o kadar çok şey var ki... Ne güzel günlerdi onlar... Şimdi altından öte platin oldular...

Babamın tayini İstanbul'a çıkıp ta Nallıhan'dan ayrılırken hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Bir kamyona yüklenmiş eşyalarımız, geride kalan güzel evimiz, arkadaşlarım, mahallem, okulum, Nallıhan'ın binbir renkli bağları, yolları, dereleri, tepeleri... Sanki tüm hayatımı Nallıhan'da bırakmış gibiydim. Oradan ayrıldıktan sonra uzun yıllar kendimi hep Nallıhanlı gibi hissettiğimi söylemeliyim.

Bir daha da oralara gelmek kısmet olmadı. Hesaplıyorum da neredeyse 50 yıla yaklaşmış!

Bu akşam TRT 2'deki programı seyrederken bir karar verdim. İlk fırsatta inşallah Nallıhan'a geleceğim. Biliyorum ki her şey çok değişti. Sevdiklerimiz de artık yoklar..   Ama Nallıhan'ın taşlarına sinmiş ayak izlerimiz, tepelerinde yankılanan seslerimiz ve sevdiklerimizin her yıl baharın esintisiyle gelen, bizi koruyan duaları biliyorum ki hala orada..."

 ***

           Şimdi de NALLIHAN’ın SESİ Gazetesinde Merhaba köşe başlığı ile yazan emekli öğretmen Nevzat Türkel’in 07 Aralık 2010 tarihli “Zaman İçinde” başlıklı yazısından bir bölüm:

“ZAMAN İÇİNDE

 

50’li yıllar…

Biz çocukların birdirbir, uzuneşek, ara kesme gibi oyunları ve gazoz kapakları ile oynadığımız ve oyuncakları kendimizin yaptığı dönemler. Çarığı çıkarıp, kara lastikle tanıştığımız yıllar.

İlkokulda kara kalem, kara tahta ve ak tebeşirle tanıştığımız dönmeler.

Ardından ilk gençlik çağlarına girdiğimiz, bataryalı radyolarla, gramofonla tanıştığımız dönem. Evlere odun sobaları girmiş, beş numara gaz lambaları kullanılmaya başlanmış, ocaklarda odunların yakılıp yemeklerin burada pişirildiği kara çömlekler dönemi.

Erkeklerin tıraş için jiletle tanıştığı, avcıların dolma tüfeklerden tek kırma tüfeklerle tanışmaya başladığı dönemler.

Köylerde nüfusun yoğun olduğu, aynı evde büyük ailelerin yaşadığı, kara sabanla çiftçilik yapılıp bazı köylere traktörün girip hem tarım hem taşıt olarak kullanıldığı dönemler.

Dönemin şarkılarını taş plaklardan, 45’liklerden pikaplarda dinlediğimiz zamanlar.

Evlerde yaygı olarak kılçan ve kilimden el dokuması halıların kullanılmaya başladığı, duvarları duvar halılarının süslediği, evlere tahta sandalyelerin girdiği yıllar.

Manyotalı telefonlarla ve telgraflarla haberleşmeye çalışıldığı, kömür ütüleriyle ütü yapıldığı zamanlar. Lüks lambalarından bütan gaz ocaklarına transfer olduğumuz ve köylerin elektrikle tanışmaya başladığı yıllar.

Resmi daire önlerinde daktiloları ile arzuhalcilerin dilekçe yazmak için bekleştiği yıllar.

Aya insanın, kendisi için küçük ama insanlık için ilk büyük adımı attığı yıllar ve aynı zamanda ilk siyah beyaz televizyonlarla tanıştığımız zamanlar.

Kentlerde faytonlarla gezdiğimiz dönemden ülkemizde ilk otomobillerin üretilmeye başlandığı yıllar.

Buzdolabı ve sadece yıkamalı çamaşır makinaları ile tanıştığımız dönemlere renkli televizyonların katıldığı yıllar eklendi.

Kentlerde tek ve azami iki katlı evlerin yerini apartmanlara devretmeye başladığı yıllar.

Köylerin hızla nüfus kaybedip mega kentlerin oluşmaya başladığı yıllar.

Bilgisayar, cep telefonları ile tanıştığımız yıllar…

O yıllardan bu günlere…

Bu günlerden bakalım daha nerelere…

Bazen düşünüyorum da biz bunları adı adım yaşadık. Acaba diyorum bu dönme bu kadar çok şey ve değişim nasıl sığdı ki? ..."

***

1952 yılında Nallıhan’da doğan, 1964 yılında Nallıhan’dan ayrılan, Bolu Ekspres Gazetesi yazarlarından M.Cengiz Poyraz, Mesut Şener’in Nallıhan kitabının -Yakın Geçmişten Günümüze- bölümünü okuduktan sonra, kendisi de Nallıhan’la ilgili anılarını “istedim ki bu hatıralar bizimle beraber silinip gitmesin” diyerek “Çocukluğumun Kasabası Nallıhan” başlığı altında Bolu Ekspres Gazetesinin 2013 yılı Nisan ve Mayıs aylarında on hafta boyunca yazmıştır. İşte o yazılar, 03.06.2013.

 

 ÇOCUKLUĞUMUN KASABASI NALLIHAN (*) 

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

Bir zamanlar üç mahallesi ve bin beş yüz kişilik nüfusu ile huzurlu ve sakin bir hayatı olan o sevimli kasaba, bu gün o kadar çok değişti ki, artık ne çay boyunca uzanan o cennet misali bağlar, bahçeler var, ne her gün pişirdiğini, evindekini ve elindekini birbiriyle paylaşan komşular.

Artık mevsimler bile bir farklı geliyor. Bizim çocukluğumuzda yaz günleri bitmek tükenmek bilmezdi.

Pazara önce yazın müjdecisi kiraz gelirdi. Öyle kilo ile falan değil tabi. Bir çomağın üzerine sarılmış kirazlardan oluşmuş mısır kocanı gibi bir şey. Alabilenler için canlara sefa. Arkasından da her evin bahçesinde mutlaka olan meyvelerden dut ve zerdali.

Yaz sıcak demekti, ama insanı canından bezdirmezdi. Galiba nem yoktu da ondan. Biz çocuklar, gençler, kasabanın can damarına dereye atardık kendimizi.  Gün boyunca sularla sarmaş dolaş eritirdik zamanı. 

Büyüklerin dere sefası ikindi namazı sonrası başlardı. Esnaf gurup, gurup bir araya gelerek fırına öğleden verilmiş güveçlerini alarak dere kenarlarına inerler, buz gibi soğuk su kaynayan eşmelerin başlarında kendilerine ziyafet çekerlerdi.

Kimse çok zengin değildi. Kimsenin zamanla yarışı da yoktu. Herkes güne erken başlar, hem çok çalışır, hem de hayata zaman ayırırdı.

Yaz sonlarına doğru üzümlerin bin bir çeşidi boy gösterir, ardından da bağ bozumları gelirdi. Hemen her mahallede bulunan kalın bir ağaç gövdesinden oyulmuş oluk biçiminde tekneler vardı. O teknelerde üzümler ezilir, şıralar sıkılırdı.

Sonra pekmez kazanlarının geceler boyu süren neşeli ateşleri. Su kabağından yapılmış kevgirlerle savrulan pekmezlerin rayihası. Saatlerce kaynatıldıktan sonra olgunlaşan pekmezin konu komşuya ikram edilecek olan köpüğünü yemek için belimizde kaşıklarımız, o parlak eylül mehtabında şen şakrak söylediğimiz şarkılar. 

Sonra hazan kendisini yavaş, yavaş hissettirir. Yazın bitiyor olması ile içimizde derin bir hüzün duygusu yaşardık.

Artık ne mahallelerde şıra tekneleri, ne de geceler boyu kaynayan pekmez kazanları var. Asma kütüklerinin yerlerinde üç er, beşer katlı evler yükseldi. Sarmaşık çitli serin bağ yolarının yerinde kara ve sıcak yüzüyle asfalt yollar var.

Çocukluğumun hatta gençliğim içinde geçtiği söğüt ve iğde ağaçlarının gölgesinde salına, salına akıp giden o dere, artık el sürülemeyecek kadar kirli. Su değirmenlerinin sesleri ve kokuları, ceviz ağaçlarının serin gölgeleri, dere boyunca uzanan bahçelerin büyülü dünyası, şimdi yalnızca hatıralarımda var.

Artık o yazları bir daha yaşayamayacak olmanın, o güzellikleri geriye getirmenin imkânsız olduğunu bilmenin derin ve tarifsiz acısını yaşıyorum.

İstedim ki bu hatıralar bizimle beraber silinip gitmesin. Gelecek kuşaklara hem bilgi, hem de bir hayat dersi olarak aktarılmış olsun.  

 

1950’li Yıllar

1953'den önce ilçemizde elektrik yoktu. Geceleri gaz lambalarıyla aydınlanırdık. Birde lüks lambaları vardı ama o gerçekten lükstü. Sadece hali vakti yerinde olanların evinde vardı. 1953 yılında ilçe merkezinde sonraları kaymakam lojmanı olan yerde, kocaman soğutma havuzu olan bir santral binası yapılarak, mazotla çalışan bir jeneratör konuldu.

Yalnızca belediye hoparlöründen yayınlanan ajans dinlenebilsin diye, öğlen saatlerinde bir buçuk saat ve geceleri de saat on bire kadar elektrik verilirdi. 1958'de elektrik bütün gün verilmeye başlandı. 1964'den sonrada elektrik Sarıyar Barajı’ndan gelmeye başlamış santralde kaldırılmıştır.

Kasabadan Ankara’ya 165 Km.lik şose bir yolla ulaşılabilirdi. Ulaşım Birlik yazıhanesinden kaldırılan, burunlu kamyondan bozma otobüslerle yapılır, Ankara'dan dönerken otobüs Ayaş'ta çay molasına durduğunda, yolcular Ayaş testileri alırdı. Ayaş testileri suyu dışına sızdırabildiği için soğutur, bu yüzdende çok tutulurdu. O sıcak yaz günlerinde bu testiler adeta birer buzdolabıydı.

Doldurulan testinin ağzına açılmamış bir çam kozalağı sokulur, evin serince bir yerine, çoğunlukla da taşlığa konur, bütün gün soğuk, soğuk içilirdi. Zamanımızda bir şarkının sözlerinde denildiği gibi “ biz eskiden, eskiden. Su içerdik testiden.”

Elektrik enerjisinin olmadığı ya da sadece geceleri verildiği yıllarda Sobran Köylüleri, kışın dağlarda kazdıkları kuyulara teptikleri karları, yazın o sıcak günlerinde teliz çuvallara koyup eşeklere yükleyerek ilçeye getirirler, meydandaki çınarın altında el testeresiyle keserek parça, parça satarlardı.

Dondurmacı azmi ve dondurmacı Hamdi, bir fıçının içinde bulunan kalaylı bakırdan yapılmış dondurma kazanının etrafına bu karlardan sıkıştırarak kazanı, çevire, çevire dondurma yapar, sonra bu dondurma fıçısını üç tekerlekli bir arabaya koyarak sokaklarda dolaşır “dondurmam gaymaaak” diye bağırarak satardı.

Sıcak yaz günlerinde meşrubat olarak Gazozcu Mehmet'in yaptığı gazozlar ile Bursalının yaptığı limonata vardı. Pazartesi günleri, Pazar yerinde çocuklar, karla dolu su kovası ve bakraçların içine koydukları gazozları  “haydi buz gibi gazoz. Otuz iki dişe kemene çaldırıyooo” diye bağırarak satarlardı.

Kasabanın İkisi büyük beş kahvehanesi vardı. Büyük kahvehanelerin biri Bursalıların  Kahvesi, diğeri de Cayırtıların kahvesi idi.

Bursalıların kahvesinin meydana bakan çiçeklerle bezeli geniş ve güzel bir bahçesi vardı. Yaz günleri ağaçların altına konulmuş masalarda serin, serin oturulurdu.  Kahvehaneyi işleten Bursalı İbrahim usta omzundan hiç eksik etmediği peşkiri ile iç işlerini takip eder, bahçenin düzenlemesini ve genel asayişi son derece asabi ve otoriter bir kadın olan karısı Asiye hanım yürütürdü.

Cayırtıların kahvesi yüksek tavanlı, çok pencereli, orta yerinde havuzu olan bir kahvehaneydi. Kahvehanenin üstü ev, yan tarafı sefa oteli, otelin altında da lokantası olan, âdeta bir külliye gibiydi.  Sefa oteli kasabanın tek oteliydi.  Ayrıca arabaları ve hayvanlarıyla gelenlerin kaldığı iki han vardı.

Bu hanlar Nasuh paşa camisinin hemen yakınındaydılar. Hanlardan büyük olanı caminin solunda kalan Kör Hüsnünün hanıydı. Ötekide caminin sağ tarafında kalan Gamalı’nın hanı.

Bir de Ayaşlı Hamza’nın evinin bitişiğinde Allah rızası için hizmete açtığı küçük bir hayrat han vardı ki, bu handa bedava kalınırdı. Yanı başında birde ahırı olan bu handa genellikle Malıç (Mihalıççık) tarafından gelen Çamaşır kili, saç ve çömlek satıcıları ile çerçiciler konaklardı.

Cayırtıların kahvesinde bazı geceler sinemada gösterilirdi. O zamanlar kasabada bir sinema salonu yoktu. Sonraları Tosun beylerin konağının bitişiğindeki bir depo sinemaya çevrilerek burada her gece film gösterilmeye başlamıştır.

Haftada bir gün bayanlar matinesi yapılır, yuvarlak tel gözlükleri ile ilginç bir sima olan Çöpçü Mustafa, akşamüstleri, gösterimde olan filmin afişini bağrına açarak arkasında çocuklar mahalle aralarında dolaşıp “Bu akşam saat sekizde Hayat Sinemasında yalınız bayanlara……..” diye bağırarak o akşam gösterilecek filmi ilan ederdi.

Soba ile ısıtılan sinema salonunda Set başından yer kapabilmek için sinemaya erkence girilirdi. Film kopunca ıslıklarla makinist diye bağırılır, filmin kahramanı tam da zor anlarda yetişince sevinç çığlıkları atılarak alkışlanırdı. En çok acıklı filmler sevilir, gözyaşları sel olurdu. Televizyonun yayına girmesiyle birlikte sinemada hatıraların dehlizinde eriyip gitti.

 

Çöpçüsü, cambazı, evliyaları ve panayırı

Kasabanın çöpleri,  çöpçü Mustafa, çöpçü Hüsnü ve çöpçü Muharremin kullandığı, atla çekilen iki tekerlekli ahşap arabalarla toplanırdı. Çöpçü hüsnü aynı zamanda belediye mezbahasından kasaplara et taşıyan atlı et arabasını da kullanırdı.

Belediyenin hoparlörlü anons sisteminin henüz olmadığı zamanlarda her türlü ilan işini tellal Mehmet çavuş yaparmış. Ancak daha sonraları da Mehmet çavuşun tellâliye işlerini yaptığını görmüştüm. Örneğin; haraç mezat satışlarında tellâliyeyi ve topluca yapılması adet olan bahar bayramlarında ahalinin Hoş ebeye (Huşebiye) gideceğini sokak, sokak dolaşarak o ilan ederdi.

Tellal Mehmet Çavuş aynı zamanda kasabanın kadayıf ustasıydı. Yaptığı kadayıfları birer kiloluk gazete kağıdına sarılmış paketler halinde sırtında taşıdığı sepete doldurur ”Kadayıfçı Mehmet ağa geldiii” diye bağırarak satardı.

Konu Hoş ebeye gelmişken çok önemli bulduğum bir meseleyi irdelemeden geçemeyeceğim. Yıllar yılı Nallıhan’ın tek mesire yeri olan, günümüzde asırlık ardıç ağaçlarına sahip olması nedeniyle Milli park olarak yeniden düzenlenen Hoş ebe’nin adı aslında Huşebi’dir

Yıllarca “burada yatan hoş ebe eğlenmeyi çok severmiş. Onun için adına hoş ebe demişler” diye uydurma bir hikâyeyle bu mübarek zatın kabri başına içki içilmiş ve toplumun kutsiyetine inanması sebebi ile ardıç ağaçlarının korunmasına vesile olan bu Veliye haksızlık edilmiştir.   Bu velinin adının Huşebi olduğunu 1968 yılında Kabrin başında Akdere’li yaşlı bir amcadan dinlemiştim. “Oğlum burada bilmeden içki içiyorlar, bu zat bir gün buranın altını üstüne getiriverecek diye kokuyorum” demişti.     

Kabir Bu gün duvarların içindeki çok yaşlı bir çitlembik ağacın altında idi.  Sonradan yapılan beton kabir doğru yerde bulunmuyor.  Anadolu’daki pek çok evliyanın adı, oraya irşat için kalkıp geldikleri memleketlerinin adı ile anılır. Semarkandi, Tokadi, Bağdadi, Mısri, Tebrizi  gibi. Huşebi Hazretleri de Yemen’in Huş şehrinden irşat için Anadolu’ya gelen erenlerden.

Nallıhan’da herkesin adını bildiği ama kabrini çıkıp görmediği bir evliya daha var. Hasan Dede. Hasan Dedenin kabri Nallıhan’ın kuzeydoğusunda yer alan ve kendi adıyla anılan yüksek tepenin araka yüzündedir. Öyküsü uzundur. En önemli özelliği Savaş çıkacağı zaman bir gün önceden top atar ahaliyi uyarır. Bunu en son Kıbrıs harekâtı öncesinde de yapmış. Ben o zaman Nallıhan dışındaydım. Tepeden top atıldığını döndüğüm zaman bana da söylediler.

Televizyonun ve sinemanın olmadığı zamanlarda insanların en gözde eğlenceleri senede bir kere gelen cambaz gösterisi ile panayır eğlencelerinden ibaretti. Cambaz o kadar önemli bir gösteriydi ki. Ben çok küçükken rahmetli anneannemin bana yemeğimi yedirebilmek için “Komşular cambaza mı gidiyorsunuz. Bizi de bekleyin. Cengiz yemeğini yesin bizde geliyoruz” dediğini hatırlıyorum.

Senede bir kere ilçemize lakabı Boncuk olan bir cambaz gelirdi. Uzun sırıklardan yapılarak üzerine palyaço pijaması giydirilmiş takma ayaklarıyla çarşıdan geçerek eski hastane arkasındaki Karagülle tarlası denilen boş alana gider, orada direkler üstüne gerdiği çelik halatın üstünde yürümenin ötesinde, bisiklete binmek, hatta ip üzerinde kurban kesmek gibi gösteriler, yapar sonrada izleyenlerden para toplardı. 

Kasaba meydanındaki yaşlı çınar ağacının altında eskiden büyük su deposu olan bir meydan çeşmesi vardı. Deponun üzerinde önceleri itfaiye garajı vardı.  Her yıl harman sonunda bu meydan merkez olmak üzere üç gün süren bir panayır kurulur. Bütün köyler bu panayıra gelirler alışveriş yapar eğlenirlerdi.

Alışveriş alanı Kocahan ve çevresiydi. Lunapark eğlenceleri Cumhuriyet alanı ile oluk başı sokağa kurulurdu. Dönme dolap, atlıkarınca, tren, Duvarda dönen motosiklet gösterilerinin yeri buralardı. Oryantal gösterilerinin yapıldığı Hisseli Zafer tiyatrosunun devasa çadırı, sihirbaz ve çeşitli yabani hayvanların teşhir edildiği çadırlar ile oyun tezgâhları çarşı meydanına kurulurdu.       

 

Çocuklar oyuncağını, kadınlar kışlık yiyeceğini…

Bizim çocukluğumuzda hazır oyuncaklar yoktu. Oyuncaklarımızın neredeyse hepsini kendimiz yapar oynardık. Kalın demir telden bükerek yaptığımız çember ve onu sürmek için ucu yana doğru kancalı sopası, telden eğe büke yaptığımız direksiyonu olan, sağa sola döndürülebilen tel arabalarımız, tahta Kılıçlar, komen oynamak için tahtadan yapılmış tabacalar Yay ve oklar bu cümledendi. ( Komen; bir çok arkadaşın saklanarak birbirlerini avlamaya çalıştıkları, yakalayınca önce komen diyerek arkadaşını oyun dışı bırakmak sureti ile bir kişi kalana kadar oynanan bir oyundur.)

Oyuncak olarak sadece misket ve topacı satın alırdık. Birde bayramdan bayrama aldığımız mantar ve tabancasıyla, çatapatlar vardı. İşte hepsi o kadar. Misket, gazoz kapaklarıyla en çok oynadığımız oyundu.  Uzuneşek, çelik çomak, dalya, sek, sek ve saklambaçta revaçta oyunlarımızdandı.

Bisiklet parmakla sayılacak kadar azdı. Hele çocuklar için hayaldi. Ancak panayır zamanlarında gelen üç tekerlekli bisikletlerle binebilirdik. Daha sonraki yıllarda bisiklet kirama işi bir meslek oldu. Hafız Ali’nin evinin altında oturan Şuayip ağabey üç beş bisikletle başladığı bu işi iyice büyüterek yıllarca yaptı. Bisiklete binme ücreti beş dakikası yirmi beş kuruştandı.

Biraz daha büyüyünce okuma kabiliyetimizi ve hayal gücümüzü geliştiren bir alışkanlık edindik. Tommiks, Teksas, Ten Ten, Zagor gibi çizgi macera kitapları. Derslerimize engel olduğu gerekçesiyle büyüklerimiz bu kitapları okumamıza karşı çıksalar da, her aldığımız kitaptan sonra yeni çıkacak sayıyı iple çekerek beklerdik.

Kasabanın tek kitap gazete satıcısı Kulaksız Osman’dı. Gazete her gün öğleden sonra saat üç civarlarında posta arabasıyla Ankara’dan gelirdi. Kulaksız Osman gelen gazeteleri Meydandaki barakasının önünde yere serer, önce sayar sonrada aboneleri ayırıp üzerlerine isimlerini yazardı.  Bu işler bitmeden kesinlikle kimseye gazete vermez isteyenleri de öfkeyle azarlar, kovardı.

Telefon herkeste yoktu. Yalnızca devlet daireleri ile bazı büyük esnaflarda, birde sayıları on beşi geçmez zengin evlerinde manyetolu telefonlar vardı. Öyle canınızın istediği kişinin numarasını çevirip arayamazdınız.

Önce manyeto yaparak PTT nin santral memurunu arayacak sonra ona konuşmak istediğiniz kişinin adını veya numarasını söyleyeceksiniz. O da sizin telefon hattınızı aramak istediğiniz kişinin hattına bağlayacak ve çaldıracak. Ancak böyle görüşülebilirdi. Şehirlerarası görüşme isteği santrale yazdırılarak bazen bütün gün beklenir, çıkarsa görüşülebilirdi.  Bazen görüşülemediği de olurdu.

Yaz mevsiminde kış hazırlıkları yapılır biber, patlıcan taze fasulye gibi sebzeler iplere dizilerek balkonlara pencereler asılarak kurutulur, tarhana dökülür. Nişasta ve salça yapılır, makarna kesilir,  bulgur kaynatılarak kurutup dibeklerde dövülürdü. Yeni kaynatılmış adına gölle denen taze bulgur çocuklara, konu komşuya ikram edilirdi.

Yazdan hazırlanan yiyeceklerden biride turşuydu. Turşu ya teneke içine kurularak ağzı lehimle kapatılarak saklanır, ya da küp içerisine kurulur ışıkla temas ettirilmezdi. Turşular cam kavanozlarda kurulmaya başladıktan sonra eski tatlarını kaybettiler. Güz geldiğinde kaynatılarak yapılan pekmezler de küp içinde saklanır, küpün ağzına temiz bir bez konulup bağlanır sonrada üstüne bir tahta onun üzerine de taş konulurdu.

Sonbaharda yapılan kışla ilgili işlerden biride besi kesmekti. Durumu müsait olanlar bütün bir sene bakıp besledikleri bir sığırı keser, Etinin tamamı kıyma, kavurma ve sucuk olarak hazırlanır ve kışın yenmek üzere saklanırdı.

Kış hazırlıklarıyla ilgili faaliyetlerin çoğunda bütün komşu kadınları bir araya gelerek yardımlaşırlar, işler güle oynaya yapılırdı. Bayramlar için yapılan hummalı hazırlıklar içinde Bayram çöreğinin yeri ve önemi bir başkadır. Bayram için hazırlanan baklava, saray burması, perçem gibi tatlıların yanı sıra çörek olamazsa olmazdır.

Üçü beşi bir araya gelen kadınlar çörek için yoğurdukları özel hamuru tekne içinde mahalle fırınına taşır, sırası gelince hemen orada hazırlayıp şekillendirdikleri çörek hamurlarının bazılarının içine ceviz koyarak üzerlerine yumurta sarısı sürerlerdi. Sonra çörek hamuru çatalla çizilerek süslenir, haşhaş kozasının altı ile çiçek motifleri yapılır ve en son bolca susam serpilerek pişirilirdi.    

 

Susuz evlerde kadın olmak

Genellikle iki katlı evlerden oluşan sokakların sakinleri, sanki tek bir ailenin fertleriymiş gibi birbirleriyle barış ve dayanışma içinde yaşardı. Akşamüzerleri komşu evlerden birbirlerine pişirdikleri yemeklerden bir tabak da olsa yemek götürülüp ikram edilirdi.

Herkes birbirinin sevincini de tasasını da içinden gelerek paylaşır, birbirlerinin çoluk çocuğunu korur, gözetir, terbiyesi ile bizzat ilgilenirdi. Küçükler büyüklere karşı saygısızlık etmekten korkar, kadınlar yolda giderken karşılaştıkları bir erkeğin önünü kesip geçmezdi.

Her ev hanımı sabah evinin temizliğini bitirince kapısının önünü de süpürür, böylece sokaklar pırıl, pırıl olurdu. Zira o sokak herkesin ortak yaşama alanıydı. Çocuklar bütün gün boyu orada oynarlar, öğleden sonraları ev işlerini bitiren kadınlar müsait olan bir evin önünde toplanır, sığırların yayılımdan dönmesine yakın vakte kadar sokak oturması yaparlardı.

O dönemlerde kasabadaki ailelerin çoğunda inek vardı. İnekler her sabah Ayaşlıların evinin önünde dere içinde toplanır, buna sığıra katma denirdi. 

Sığırlar, sığırtmaç tarafından sürüle, sürüle kasabanın içinden geçirip aşağı mahalle üzerinden bu günkü Ankara yolu güzergâhını takiple ( o zaman burada yol yoktu) yayıla, yayıla Bedi pınarı noktasından geçip, nihayette dokuz dolambaç üzerinden çıktıkları yere getirilir salıverilirdi. Her inek kendi ahırının kapısına kadar gelir, sonrada bağırarak geldiğini haber verirdi.

1970'li yıllara kadar evlerde kanalizasyon bağlantısı yoktu. Her evin bir fosseptik çukuru vardı. Senede bir kere Belediyenin Ankara’dan getirttiği vidanjörle fosseptikler boşaltılırdı.  Evlerde suyunda olmadığı o yıllarda su her mahallede bulunan mahalle çeşmelerinden güğümlerle, ibrik ve kovalarla taşınarak evlerde kullanılırdı.

Bu çeşmelerin suyu Akdere’nin arka tarafındaki boncuklu deresinden gelirdi ve biraz sert bir suydu. Su önce tepedeki eski Ermeni mezarlığının önündeki su deposuna gelir, oradan da çeşmelere dağılırdı.

Su deposu Nallıhan’ın her tarafından görülebilecek bir yerindeydi. Ramazan aylarında iftar topu buran atılırdı. Belediyenin Su işlerinden sorumlu görevlisi Sucu Hamit, akşam ezanı okunur okunmaz yaktığı meşale ile topu patlatırdı. Çocuklar heyecanla bekleyip, Daha topun sesi duyulmadan alevi ve dumanı görür, top patladı diye büyüklere haber verirlerdi.

Çay yapmak ve içmek için Yukarı mahallede Ahmet çavuşların bahçesinde bulunan Koca Pınara gidilirdi. Koca Pınarın suyu daha az kireçliydi ve Emirtoz’dan gelirdi. Akşamüzerleri Pınarın oluğuna sulanmak üzere hayvanlarda getirilirdi. Pınarın önündeki meydanda koca kavak diye anılan büyük bir kavak ağacı vardı.

Ev kadınları çamaşır yıkamak için, oluk başında şimdi hamamın olduğu yerdeki ırmağa (çamaşırhaneye) giderlerdi. Irmağın suyu ark yoluyla çaydan gelirdi.  Irmağın içine altı tane ocak vardı. Çamaşır yıkayacak olan kişi bu ocaklardan birini yakarak suyu kazanda kaynatır sonra içine çamaşır sodası koyarak suyun kirecini çöktürürdü. Çamaşır bu yumuşatılmış su ve çamaşır kili ile tokaçla dövüle, dövüle, ayakla tepile, tepile yıkanırdı.

O yıllarda Nallı Çayı bugünkü gibi kirli değildi. Tertemiz akan suda yaz günleri çocuklar su bentlerinin altındaki derin yerlerde suya girip yüzerler, hatta bütün yazı bu derede geçirirlerdi. Hepimiz yüzmeyi buralarda öğrendik. Çaya giden çocukların korkulu rüyası bük bekçisi Sağır Durmuş’tu.

Sağır Durmuş bükleri çocukların talanından korumak için elinde değneği ile dolaşırdı. Onu gören çocuklar çil yavrusu gibi kaçışır, bazen elbiselerini bile alamazdı. Yüzmek için gidilen yerlerden Topçu bendi, Ayaşlıların bendi ve Koca bent pek meşhurdu. Bu bentlerden su arklar kanalı ile taşınarak hem bağ bahçe ve çeltik tarlalarını sular, hem de değirmenleri çalıştırırdı.      

 

Su değirmenleri

1975’lere kadar buğday bu su değirmenlerinde öğütülür, çeltikte kabuğundan suyla çalışan ding’lerde dövülerek ayrılırdı. Oluk başından Akdere istikamatinde girilip ikiyüz metre sonra sağa dönülerek bağların arasından gidilen, İstanbul yolunun alt tarafında kalan bir yerde Beş değirmenler vardı. Her ne kadar adı beş değirmenlerse de burada iki değirmen vardı. Her halde üst taraflarda daha önceleri üç tane daha vardı ki buraya beş değirmenler deniliyor.

Kaya musluk mevkisinde ziraat bahçesinin hemen üstünde de bir değirmen vardı. Ayaşlı Hamza’nın değirmeni ve dingi de, Akdere’ye giden yolun solunda yüz elli metre kadar içeride çayın kenarındaydı. Bir değirmende Akdere’de  Huşebe yolunda, köprünün hemen yanındaydı. Buraya Fikrinin değirmeni denirdi.

O yıllarda herkes kendi buğdayını kendi öğütürdü. Önce buğdaylar eşeklere yüklenip oluk başına getirilirdi. Orada yıkanıp çelinden çöpünden taş ve topraktan arındırılır, sonrada evlerin yakınında bir yerde kılçan, çadır bezi veya benzeri yaygılara serilerek kurtulurdu.     

Kuruyan buğdaylar tekrar çuvallanarak uygun bir zamanda yine eşeğe yüklenerek değirmene götürülüp sıraya girilir ve beklenir, sıra gelince de başında durularak öğütülürdü. Un öğütme ücreti yarımla başına ya bir miktar para ile ya da hak denilen bir ölçekle buğday olarak ödenirdi.( Yarımla: Tahılları ölçmede kullanılan 16 kg’lık ahşaptan yapılmış bir kasnaktır.)

Un değirmenleri sanki ayrı bir dünya gibiydi. Kendine özgü hoş bir kokusu vardı. Suyun sesi ve serinliği, değirmenin doğayla bütünleşmiş yapısı insanda tarifi zor bir duygu uyandırır, haz verirdi. Bugün Beş değirmenler ve ding artık yok.  Hepside zamana mağlup oldular. 

Evlerde yaygı olarak hasır, kilim ve eski elbise kumaşlardan kesilen şeritlerle el tezgâhlarında dokunan çul bezleri kullanılırdı. Halı herkesin evinde olmazdı. Evlerde pencere önlerine duvardan, duvara yapılmış sedirlerde ve yere serilmiş yer minderlerinde oturulurdu.

Odalarda bir iki tanede altı telle gerdirilmiş tahta sandalye bulunurdu. Daha sonraları yer yataklarının yerini somyalar almaya başlamış, somya üzerlerine divan örtüsü diktirilip sıra, sıra yastıklar döşenerek oturma amaçlı kullanılmaya başlanmıştır.

Nallıhan’ın dört yanı dağlarla çevrilidir. Adeta bir çanağın içinde gibidir. Yaz aylarında aman vermez bir sarı sıcakla yanar, kavrulur. Nal Çayının binyıllar içinde açtığı Akdere boğazdan gelen esintiyle biraz olsun nefes alsa da yaz aylarında sıcak göz açtırmazdı. Sarıyar ve Gökçe kaya barajlarının yapılmasından sonra şimdilerde iklim biraz daha mutedil oldu.

Gündüz akşama kadar ısınan dağlar gece sanki ikinci bir güneş gibi depoladıkları sıcağı kusar insanları bunaltırdı. İşte o sıcak yaz gecelerinde mecburen evlerin camları açık olarak yatılır, sivrisineklerden korunmak içinde yataklar çok ince bir kumaştan yapılmış cibinlik denilen bir çeşit çadırın içine serilirdi.

Sivrisinekler gecelerin kâbusu olurdu. O zaman çay boyundaki tarlaların hemen hepsinde çeltik yetiştirilirdi. Çeltik birbirinden tonçlarla ayrılmış içi suyla dolu tavalarda ekilir. Bu suyla dolu çeltik tarlaları sivrisineklerin üremesi için eşi bulunmaz bir ortamdır. Çeltiğin verimli bir şekilde yetiştirilebilmesi için otunun elle ayıklanması gerekirdi. Çeltik otu ayıklamak yazın kasabanın kadınları için çok önemi bir kazanç kapısıydı.           

 

İpek böceği ve çarşı

Kasaba ahalisinin önemli bir kazanç kapısı da ipek böcekçiliğiydi. İlkbaharda ziraattan alınan ipek böceği yumurtaları, içinde taze dut yaprağı bulunan tepsilerde uygun nem ve ısı altında tutularak çatlatılır. Yumurtadan çıkan binlerce minik tırtıl dut yaprağıyla beslenerek olgun hale getirilene kadar bakılır, sonrada poruk denilen çalımsı bir bitkinin dalları üzerine salınarak böceğin başkalaşım geçirmek üzere kendini ipek salgılayarak koza içine saklaması beklenir.

Bu gerçekleştikten sonrada kozalar toplanır, ya güneşe serilerek ya da buhar kazanlarında bir süre tutularak ipek çekimine hazır hale getirilir. İpek çekimi Bu işi iyi bilen usta bir kadının ocak içine yaktığı ateş üzerine koyduğu bir tavanın içinde kozaları haşlaması ile başlar. Haşlanan kozaların arasına sokulan bir kıymıklı tahta parçasıyla yakalanan ipek uçlarından bir kaçı elle çekilerek sağılır böylece ipek ipliği elde edilirdi.

Benim zamanımda bu işi en iyi yapanlar, Kunduracı Tatar Celal ustanın hanımı, Anneannem Firdevs hanımla, itfaiyeci Şerefin annesi seher hanımdı. Bu iki hanımın kocaları da Birinci dünya savaşında Almanlara esir düşmüş, Müslüman oldukları içinde Osmanlı devletine verilerek Anadolu’da iskân edilmiş Kazan Tatarlarındandı ve Nallıhan’a beş arkadaş olarak yerleştirilmişlerdi.

Elde edilen ipeklerin hemen tamamı ipek iğne oyası yapımında kullanılırdı. Baştan sona elde üretilen bu ipek oyaların yapımına, ipek keleplerinin değişik renklerde boyanıp kurutulmasıyla başlanır. Boyanan ipeklerden koparılan üç metre civarına bir parçayı oya yapacak hanım ikiye katlayarak çorabının parmak ucuna taktığı bir iğneye dolayıp bükerek tek parça haline getirir. Sonra onu çıtlatarak sabitler. Bükülen ipekler daha sonra iğne ile düğümler atılarak birbirinden güzel çiçek ve bitki tasarımları halinde ipek oyası meydana getirilir.

İpekçiliğin Nallıhan’a kazandırdığı bir başka değer de dut ağaçlarıydı. Bu ağaç olmadan ipek böceği yetiştirilemez. Bu sebepten ötürüdür ki bağ ve bahçelerde tonç kenarlarında sıra, sıra dut ağaçları olduğu gibi,  hemen her evin önünde veya arkasında da en az iki dut ağacı vardır. 

Nallıhan çarşısı birbirini dik kesen sokaklarıyla bir ahi klasiği olan arasta düzenindeydi. Bu çarşının esnafları arasında çok ahenkli bir ilişki vardı. Çocukluğumun yaz günleri çoğunlukla bu çarşıda safa otelinin tam karşısında bulunan babamın tüfekçi dükkânında geçerdi.

İkindi namazına müteakip bir araya gelen dükkân komşuları bizim dükkânın önündeki akasya ağacının gölgesinde toplanırlar, çaylarını içerlerken babam İhsan ustanın okuduğu kitapları dinler, sonrasında da tadına doyulmaz sohbetler ederlerdi.

Ben Robenson Cruzoe’yi, Gazeteci Hikmet Feridun Es’in -Yamyamlar arasında - isimli seyahatnamesini, Miftail Kulup (Kalplerin Anahtarı), evliya menkıbeleri gibi kitapları burada dinlemiş sevmiştim. Berber Dömdömlerin Yunus usta, Yazıcı Mustafa amca, Fotoğrafçı Ali amca, Cayırtıların Mustafa amca, Aşçı Ali, Ayakkabıcı Tevfik usta. Bolu’lu Tahsin amca bu okuma toplantılarının müdavimlerindendi.

Bazı günlerde öğle sonrasından fırına gönderilen malzemelerle ikindi sonrasına hazır edilen güveç, namaza müteakip alınır, çay kenarlarındaki buz gibi suyu olan eşmelerden birinin başına gidilerek yenilir sohbet edilirdi.

Kışın hükümet bayırında kızağa binen çocuklara çarşı esnafının da iştirak ettiğine pek çok kez şahit oldum. Bakkal Talat ve Tevfik Kemik amcaların devrilen kızaklarını ve şen kahkahalarını hala görür ve duyar gibiyim. Allah hepsine de rahmet etsin.  

 

Hayat sahnesinde bazı simalar

Nallıhan çarşısı birbirinden renkli, birbirinden farklı simalarla zengin bir hayat sahnesiydi. Buradan gelmiş geçmiş her isimin zikredilmesi gerekirse de biz sadece farklı karakterler olmaları sebebiyle bazılarını anlatacağız.

İşte bunlardan birisi Belediyenin tek kişilik zabıta teşkilatı olan Süleyman çavuştu. Yüzü nadiren gülerdi. Daima üniformasıyla dolaşırdı. Öylesine otoriter bir adamdı ki sadece esnafı denetlemekle kalmaz, Belediyenin bütün alt birimlerine ve bu birimlerin yaptığı işlere emir komuta ederdi. Herkes ondan çekinirdi.

Belediyedeki birçok birim,  işlerini tek kişiyle yürütürdü. Mesela İmar müdürlüğünün işlerini belediye kalfası Orhan (Burhan olarak bilinir) Ayvat yürütürdü. Süleyman Çavuşun aksine son derece naif,  güler yüzlü, Dünya tatlısı bir adamdı. Sanki herkese iyilik etmek için yaratılmıştı.

İlçede bir tane itfaiye aracı vardı. İtfaiye teşkilatı iki itfaiye eriyle, birde amirden mürekkepti. İtfaiye amiri aynı zamanda itfaiye aracının şoförlüğünü da yapan Kore gazisi İtfaiyeci Kemal’di. Kısa boylu, pala bıyıklı, sert mizaçlı bir adamdı. Çarşının iki meczubundan biri olan Şaban bir tek ondan korkardı.

Şaban geceleri Nasuh paşa camisinin arkasında bulunan türbede yatar, gündüzleri de çarşı içinde kendi halinde dolanır durur, kimseden bir şey istemez aç olduğunu bile söylemezdi. İyice bunalınca artık çileden çıkar, Gücü yettiğince sokaklarda bağırarak dolaşır. İşte o zaman itfaiyeci Kemal onu yakalayıp meydandaki çınarın altına götürür, çeşmede başını yıkayarak sakinleştirir. Sonra da karnını doyururdu.  

Diğer meczupta Veysel’di. Çoğu zaman pijama altı ve iç fanilasıyla dolaşır, gözüne kestirdiği insana “sen adamsın, adam” diye yanaşıp para ya da uçlu sigara isterdi. Zararsız ve sempatik biriydi. Anadolu köylerinde ve kasabalarında daima bir ya da birkaç meczup bulunur. Bunlardan bazılarının da veli, yani evliya olduğu rivayet edilir. “Kimin deli kimin veli olduğu bilinmez” sözü buna delildir.

İşte bu cümleden olmak üzere ellili yıllara kadar yaşamış Ali baba adında bir meczuptan bahsedeceğim.  Ali baba bir bağ evinde yaşar, gündüzleri Çarşı içinde bir kahvede oturur, öyle herkesin bilip konuşamayacağı felsefi sohbetler yapardı. Deliliği tutunca kimseyi yanına yanaştırmaz,  yanına gelene ağır küfürler ederdi.

Galiba eskiden Ağır ceza reisliği yapmış. Aklı gelgit olduktan sonra meslekten uzaklaştırılmış. Çok iyi istida yazar, bu işten de üç beş kuruş alırdı.

Ali Baba ile ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim Bir gün bizim dükkânın hemen karşısındaki Sefa oteline, sonradan Erzurum’dan geldiğini öğrendiğimiz bir adam yerleşti. Her gün Ali Baba’nın yanına gidiyor ama bir türlü onunla görüşemiyordu. Ali Baba o daha gelirken git gelme diye bağırıyor, galiz küfürler ediyor, zavallı adam üzgün ve perişan geri dönüyordu.

Bir gün babam adama “Hemşerim hele gel bakalım. Sen nerelisin Ali baba’dan ne istiyorsun?” Diye sordu. Adamda ağlayarak şunları anlattı. “ Usta ben Erzurumluyum. Yıllarca Cenab-ı Allah’a bana ölmeden önce kutbul aktabı (evliyaların en büyüğü, başı) göster diye yalvarıp durdum. Bir gece rüyamda bana Nallıhan’a git Ali Babayı bul ona sor dediler. Kalkıp geldim ama Ali Baba beni yanına bile yanaştırmıyor. Ne kusurum var bilemiyorum” dedi.

Aradan iki gün geçmişti ki adamcağız sevinç içinde dükkâna geldi. Usta Ali Babayla konuştum dedi. Babam merakla sordu. “Ne dedi. Kutup omuymuş?” adam hayır, Bana daha yanına gelirken “Dur, gelme. İzmir’e git, İzmir’e” dedi. Bende gidiyorum dedi. Babam da “git bakalım Allah’ı âlem İzmir’de seni yine o karşılar” demişti. 

 

Kader kurbanları ve erbab-ı zenaat

Kasabanın unutamadığım kader kurbanı ilginç karakterleri vardı. Bunlardan bir kaçından bahsedeceğim. Bana en ilginç gelenin ne adını biliyorum ne de hikâyesini. Nallıhan’a mahkeme kararıyla sürgün olarak gelmiş bir adamdı. Ne evi, ne dükkânı, ne arayıp soran bir ailesi, nede köpeğinden başka bir dostu vardı.

Karakolun hemen arkasına yakın bir yerde Karagülle tarlasında sandık tahtalarından yapılmış bir barakada oturur, Tosun beylerin metruk konağının giriş kapısı sahanlığında eskicilik (Ayakkabı tamirciliği) yapardı. Kimseye bir şey anlatmaz kendi halinde bir adamdı 

Eğittiği köpeğine “hadi oğlum fırından ekmek al getir” der, köpek hemen sepeti ısırır fırına giderdi. Fırıncı sepete bakar içindeki paraya göre ekmeği verir köpekte bazen evine, bazen iş yerine ekmeği, bazen de başka ihtiyaçlarını alır, taşırdı. Bu garip ve kimsesiz adam, cezası bittikten sonrada Nallıhan’da yaşamaya devam etti ve orada öldü.  

Bir diğer ilginç sima da Sabri kalfa idi. Onun da neden bu küçücük kasabaya gelip yerleştiğini hiç öğrenemedim. Gerçi çeşitli rivayetler anlatılırdı ama ben bunlara itibar etmedim. Sabri kalfa Erzurumluydu. Çok iyi bir inşaat ustasıydı ama çok yaşlanmış olduğu için çalışamıyordu.

Orta Okulun ve Halkevinin o mükemmel taş işçiliği onun koordinasyonunda yapılmıştır. Karısı Zekiye Hanım komşuluğu iyi, girişken ve güler yüzlü bir kadındı. Çocukları yoktu. Hayatları ekonomik sıkıntılar içinde geçip gitti.

Boyacı Hamdi ayakkabı boyacılığı yapardı. Bir zamanlar hatırı sayılı bir servetin sahibiymiş. Babası Yağcı Eşref’in yağhanesi ve değirmenleri varmış. Oğluna o kadar çok para bırakmış ki “Oğlum benim paramı kaşıkla yese bitiremez” dermiş. Ama o çok kısa bir zamanda servetin altından girip, üstünden çıkmış. Hayatını boyacılıktan kazandığı üç beş kuruşla sürdürmeye çalışan, ama içkiden ve kumar oynamaktan da geri durmayan bir adamdı.

Birde tellak İsmail vardı. Alkolikti. İçki alacak para bulamadığı zamanlar ispirto içer, sarhoş olunca da “Bitti tursil” derdi. Bu yüzden lakabı Tursil’di. Tursil eskiden boya badana işleri yapardı. Ama alkolikliği yüzünden bu işi yapamaz oldu. Gidecek yeri olmadığı için soğuk kış günlerinde hamamın külhanında yatmaya başlayınca hamamcı İsmail amca ona hamamda bir yer vererek tellaklık yaptırmaya başladı. Böylece tellak oldu.      

1970’li yıllara kadar kasabada icra edilen başlıca zanaatlar, terzilik, berberlik, demircilik kalaycılık, semercilik, nalbantlık, bıçakçılık olarak sayılabilir. Bursalının kahvesinin hemen yanı başında, köşede Nalbant Kadir amcanın evi vardı.

Mesleğini evinin önünde icra ederdi. O zamanlar Jandarma teşkilatında köylerde asayişin takibi için Kadana atları kullanılırdı. Bu atlar normal atlara göre çok iri hayvanlardı. Bunların o çok kocaman ayaklarının nallama işini kadir amca yapardı ve ben bunu seyretmekten çok hoşlanırdım.

Semercilerin en eskisi semerci Fevzi usta idi. Dükkânı aşağı mahallede, evi yukarı mahalledeydi. Bizim komşumuzdu. Her türlü mekanik tamiratları (tüfek, tabanca, dikiş makinesi, gramofon, kilit, gazocağı, lüks v.s.) Babam Tüfekçi İhsan usta yapardı. Demirci Mehmet, oğlu demirci İrfan usta, Kalaycı İbrahim, Bıçakçı Ahmet Usta, Tornacı ve tamirci Çakıcıların Mehmet usta, Oluk başı sokakta marangoz İbrahim usta, teknik meslek erbabındandılar.

Berberlerin piri olarak berber Hakkı’yı söylemek yanlış olmaz sanırım. Kasabanın tek yorgancısı da Tombak Hatça (Hatice) adında bir hanımdı. 

 

Kocahan ve Ermeniler

O yıllarda kocahan ve çevresi kasabanın sanayi çarşısı gibiydi. Demirci, kalaycı, bıçakçı vs. hepside koca handa ve civarındaydı.

1014-1015 Yılında Veziri Azam Nasuh Paşa tarafından Tatar Ali Çavuşa yaptırılan bu han, camisi ve hamamı ile beraber bu gün ki Nallıhan’ın oluşmasında çekirdek olmuş bir külliyedir. Eski adı Karahisar-ı Naallu olan kasaba bu gün ki adını bu handan almıştır. Eskiden hanın güney köşesinde büyük su deposu olan bir çeşme ile yanında Ermenilerden kalma metruk bir koza istim hanesi vardı. Olgulaşan kozalar burada buhar işlemine tutulurmuş.

1921 Yılında gerçekleşen Ermeni tehcirine kadar Nallıhan’da yaşayan ciddi bir ermeni nüfusu varmış. Kasabanın güney yamacı Ermeni mahallesiymiş. Onlardan kalan muhkem bir kilise binası 1970lere kadar ayaktaydı. Sonra define arayıcılarının hırsına mağlup oldu, yıktılar. Bu gün hala temelleri ve bahçesi görülebilir. Anneannem Ermenilerin zaman, zaman sanatçılar getirerek bu kilisenin bahçesindeki mektepte konser tertip ettiklerini, Denizkızı Eftalya Hanımın burada konser verdiğini, Nallıhan’ı çın, çın inlettiğini anlatırdı.

Anneannemden dinlediğim kadarıyla bir zamanlar Nallıhan’ı kundaklayıp yakan, kasaba alev, alev yanarken tepede sabaha kadar şarkı söyleyen Ermeniler ekonomik olarak oldukça hâkim durumdaymışlar. Para kazanan işler ticaret, büyük bağ ve bahçeler, ipek fabrikası, gülyağı fabrikası, kuyumculuk, vs. onlardaymış.

Dolayısı ile en debdebeli evler de onlarınmış. Ermeniler gittikten sonra bu evler kasabanın ileri gelenlerinin eline geçmiş. Cayırtıların kahvesinin hemen üst tarafındaki büyük bir bahçesi olan üç katlı bir ermeni konağı hükümet binası olarak kullanılıyordu. Sonra halden hale geçerek yıkılıp, yerine bu gün ki hükümet binası yapıldı.

Nallıhan’ın pazarı eskiden beri pazartesi günleri kurulur. O zamanlar bugün ki gibi köylerde türlü, türlü arabalar yoktu. Köylüler pazara ya eski bir kamyonun kasasına doluşarak, ya da hayvanlarına binerek veya yürüyerek gelirdi.

Pazara getirilen her türlü sebze, meyve, yağ, yumurta ve yoğurtlar tamamen organikti. O zamanlar ne tarım ilacı vardı nede suni gübreler. Domatesler domates gibi kokardı, salatalıklar salatalık gibi. Keşke bu kokuları betimleyebilmek mümkün olsa da anlatabilsem.

Herkes pazara getirdiği ürününü satar, kazandığı parayla tuz, şeker, gazyağı, lamba camı, sıvı yağ gibi şeyler alarak köyüne dönerdi. Kırılmasın diye yağ şişeleri yün ipliğinden örülmüş bir kılıfın içine konularak eşeğin semerinin yan tarafına, lamba camları da bir ipe geçirilerek kolye gibi boyuna asılır, sağ salim köye götürülürdü.

Yemeklik sıvı yağ bakkallarda satılmazdı. Koca hanın önündeki meydanın üst köşesinde Mudurnu’dan gelen bir yağcı, büyük varillerin içinde getirdiği haşhaş yağını, susam yağını ve pamuk yağını elindeki litre ile ölçerek satardı.

Kasabanın daimi bir yağcısı da vardı. Yağcı Hakkı karagülle tarlasının kuzeybatı ucunda evinin altındaki yağ hanesinde yağ çeker satardı. Ondan yağ almak bir zevkti. Taze, taze kavrulup perese konulmuş susamın kokusunu içinize çekerek çıkan yağı almanın hazzı ancak yaşanırsa anlaşılabilir.

Hulasayı kelam bu konuda yazılıp anlatılacak çok hatıra var. Şimdilik bu kadarla kifayet edelim. Yazının başında da dediğim gibi “geçmiş zaman olurki hayali cihan değer”. 

 

(*) Kaynak : Mesut Şener Nallıhan Kitabı