20. Yüzyılın İlk Yarısında Nallıhan                            

Mesut Şener'in NALLIHAN adlı kitabının 2. baskısından yaptığı dört alıntı, Nallıhan Vakfı Dergisi’nin 10. Yıl Özel Sayısında "20 Yüzyılın İlk Yarısında Nallıhan" başlığıyla yayınlanmıştır. (“20. yy’ın başında Nallıhan’da çıkan iki yangın” web sayfası hazırlanırken ilave edilmiştir.)  

Yaklaşık 50 ila 100 yıl önce yazılan bu satırları ilgiyle okuyacağınızı sanıyorum.

 

1909 Yılında Nallıhan 

 

“3 Aralık 1909

 

30 Kasım Salı günü Beypazarı'ndan Nallıhan'a doğru hareket ettim. Sabah saat dokuz-dokuzbuçuk arası yol üzerinde bulunan Çayırhan Köyü’ne geldim. Burada bir saat kadar dinlenmek istiyordum. Fakat köylülerin ısrarları karşısında öğlen saat onikiye kadar kaldım. Bir gece kalarak dertleşmeyi, hasbıhal etmeyi dönüşe bıraktım. Arabanın önünde arkasında iki tarafına dizilen köylüler beni uğurladılar.

 

Beypazarı'ndan Nallıhan'a dokuz, on saatte gidiliyor. Önemsiz bozukluklar, harap olan birkaç köprü görülmezse şose oldukça düzenlidir. Bir yokuşu zikzaklarla indikten sonra Nallıhan görünüyor. Üzerleri taş, kiremit ve ağaçlarla örtülmüş birkaç yüz evden meydana gelen kaza merkezi, etrafını yüksek dağlar çevirmiş bir dere içinde kurulmuştur. Halkı İslam ve Ermeni olup, bir kasabadan çok köye benziyor. Arazinin verimli olduğu, her şeyin yetişebileceği söyleniyor. Fakat halk tembel, dışarıya mal göndermek zor.

 

Kasabanın küçük çarşısında her vakit için müşterilerle dolu olan sekiz, on kahve var. Böyle yerlerde kahvehaneler, sayıları ve müşterilerinin rağbet derecesi ile çalışmanın derecesini gösteren gerçek bir ölçü hizmeti görürler.

 

Bütün kazada yılda yetmiş, seksenbin okka koza yetiştiriliyor. Düyun-ı Umumiye idaresi seksen, yüzbin kuruş öşür aldığı gibi kazaya da sekiz, onbin lira kadar bir para giriyor. Fakat bu basit bir haldedir. Halka verilmekte olan fena tohumların yerine sağlam ve gözden geçirilmiş tohumlar dağıtılarak ihtikar (hor görme) ortadan kaldırılabilir. Halk teşvik edilse bu ölçülerin az vakitte iki misli artacağı şüphesizdir.

 

Nallıhan ile, bağlı olduğu Ankara arasında otuz saatten fazla bir mesafe vardır. Bu uzaklık, her türlü ilişkiyi zorlaştırıyor. Özellikle adliyeyi ilgilendiren işlerde başvurulacak istinaf makamı (*) Ankara olması yüzünden, iş sahipleri çok zorluklarla karşılaşıyorlar.

 

Nallıhan okulları: Harap, köhne rüşdiye mektebi; kadere razı olmuş, ümitsiz manzarası ile emekliliğini istiyor gibi. Öğretmen efendi de okul kadar ihtiyar ve bezgin. Bir de ikinci öğretmen var. Yirmibeş öğrenciye iki öğretmen. Öğrenci konusunda rüşdiye mektebi ne kadar fakirse, iptidai mektebi (**) o kadar zengin. Çünkü bu okulun yüz öğrencisi var. Yarım saatlik bir saatlik civar köylerden bile çocuklar geliyorlar. Bu yüz on çocuğun talim ve terbiyesi bir öğretmene verilmiş, gerçi bu genç öğretmen çalışıyor, çabalıyor fakat başarılı olamıyor. Elli kadar öğrencisi olan kız okulunu bir kadın öğretmen idare ediyor.

Ermeni vatandaşlarımızın okuluna kaymakam beyle gittik. Uzun bir dershanede elli kadar öğrenci vardı. Nazik ve iltifat eden müdür efendi bizi karşıladı. Okulun teşkilatı, öğretimi hakkında bilgi verdi. Durumu ve hareketleri öğrencisinden emin olduğunu anlatıyordu. Kaymakam dört, beş efendi çağırttı, çeşitli derslerden, Coğrafya Hesap, Türkçe ve Arapça gramer gibi benzeri derslerden sorular sordu. Çocuklar hepsine iyi cevaplar veriyorlardı. Yalnız bu vatan yavrularına, mesela Coğrafya da kıtaların ve memleketlerin, Hesapta bazı deyimlerin Türkçe öğretilmemesini doğru bulmuyorum. Çünkü saygıdeğer vatandaşlarımız Türkçe’yi bizim kadar bilirler. Derslerde Türkçe kullanılırsa daha kolay ve fayda verici olacağını zannediyorum.

 

Herhalde gerçek bu okulda çocukların öteki okullardan çok iyi bir şekilde talim ve terbiye edildikleri, hatta Türkçe gramer kaidelerinde, okuma ve yazmada onlardan pek ileri bulunduklarıdır. Bunun için çalışan, öğrenmek için ellerinden gelen fedakarlığa katlanan aziz Ermeni vatandaşlarımı tebrik nasıl görev ise, uyuyan, yerinde sayan, ağızlarını açarak hükümete bakan İslam halk’a da hemşehrilerini taklid etmelerini, artık o derin gaflet uykusundan uyanmalarını, insanlıklarını duymalarını, insanlık davasında bulunmak zamanının geldiğini hatırlatmayı daha kutsal bir görev bilirim.

Taşrada islam halkı’nda meşruti idare hakkında yanlış bir anlayış vardır. Zannnediyorlar ki, herşeyi hükümet yapacak, bunlar birdenbire olacak ve kendileri hazıra konacaklar.

 

Nallıhan kazasının hükümet konağı bir han bozmasıdır. İki yüz değil, yüz elli lira bile değeri olmayan bu bina için ayda üç yüz kuruş kira veriliyor. Bir senede otuz altı lira kira.

Bugün hareketle akşam Çayırhan Köyü'nde kalacak, yarın akşamüzeri Mihalıççık'da olacağım.

 

Çayırhan Köyü, 5 Aralık 1909

Nallıhan kazasının Çayırhan köyü Sakarya Nehri’nin kenarında tahminen yüz otuz, yüz kırk eve ve bin kadar nüfusa sahiptir. Anadolu'nun diğer köylerinden oldukça iyi yapılmış evleri, arazisinin verimliliği ve bereketi fakirliğin ve sefaletin o kadar sokulamaması ile kendini gösterir. Köy Nallıhan'a bağlı olduğu halde, ilişkileri Beypazarı iledir.”(1)

 

20. yy’ın başında Nallıhan’da çıkan iki yangın

     

Nallıhan 20. yy’ın başında iki büyük yangın geçirir. Biri 1911, diğeri de 1919 yılında olur. 1919 yılındaki yangında Çarşı ve Aliağa Mahallesi tamamen, Nasuhpaşa Mahallesi kısmen yanar.

 

1919 yılındaki yangınla ilgili olarak Enver Mutafoğlu'nun anlatımı şöyle: "Ermeniler gitmeden önce 1919'da yangın oldu. Çarşı ve Aliağa Mahallesi tamamen yandı. Ermeni Mahallesi ve Nasuhpaşa Mahallesi yanmadı. Ermeniler, Yunan Ballık’ta Arap Beli’ne kadar gelince Nallıhan'dan gönderildiler. Çeltik otu zamanıydı.” (2)

1919 yılında Nallıhan kasabasında çıkan yangın hakkında Ankara Valisi Muhiddin Bey’in olay mahallinde yaptığı inceleme sonucunda değerlendirmelerini içeren ve Dahiliye Nezaretine gönderilen 27 Nisan 1919 tarihli telgraf.

 

“Yangın, 19 Nisan 1919 Cumartesi günü saat 08.00 sıralarında çarşı içindeki bir hanın üst katında başlamış, rüzgarında etkisiyle yayılarak her tarafı sarmış, itfaiyenin de yetersiz kalmasıyla gittikçe büyüyerek sonuçta geniş bir alana yayılmış ve 215 ev, 115 dükkan, 27 han ve kahvehane, 8 fırın, medrese, bir cami ve bir okulu tamamen yakmıştır.” (3)

  

1932 Yılında Nallıhan

 

“-Bu hanın nalı ne olmuş?

 

-Kim bilir, ne vakit kopmuş, kaybolmuş.

Kalın bir kemer, beş metre genişliğinde bir duvarla örtülü hanın giriş yeri. Sert ve büyük taşlar, geniş ve sağlam tuğlalar. Küçük ve demir parmaklıklı pencereler. Oldukça geniş bir avlu. Fakat içi gübrelik halinde.

 

Nallıhan kasabası bugün 180 haneye ve 800 nüfusa sahip küçük bir kaza merkezi olup denizden yüksekliği 610 metre ve Ankara’ya mesafesi 133 kilometredir. Kasaba Ayaş-Beypazarı-Nallıhan-Taraklı şosesi üzerinde bulunuyor. Havası ağırcadır.

Kasabada bir ilk mektep, ziraat sandığı ile Tayyare ve Hilali-ahmer(Kızılay) Cemiyetlerinin şubeleri vardır. Belediyesi pek fakirdir. Burada evvelce epey miktarda ipek istihsal ediliyordu. Hatta şimdi harap olmuş mükemmel bir ipek fabrikası vardı.

 

Ziraat sandığının çiftçiye oldukça yardımı dokunmaktadır. Ancak, köylü ve kasabalı fazla borç içindedir. Köylülerden birçoğu borç etmeyi seviyorlar. Düğün için borçlanıyorlar. Nallıhan’a sebze Sarıyar ismindeki köyden geliyor. Kasabada kafi miktarda sebze yetiştiremiyorlar. Pazar günü burada pazar kurulur, civar köylerden sebze, üzüm, yağ vesaire getirirler.

Üzüm cinsleri oldukça nefis ve çeşitlidir. Bunların bazı mühim cinsleri şunlardır: Karadombak, aküzüm, sarıüzüm, kadınparmağı, çakarak, kendibiten, razakı, misket.” ( 4)

 

1941 Yılında Nallıhan

 

"Bir sabah, Ankara'da İtfaiye meydanından bineceğiniz otobüsle akşamın alacakaranlığında Nallıhan'a yaklaştığınızda, bir tepecikten hafif virajlarla dönmeye başladığınız sırada, şoförün camı önünde ateş böcekleri gibi ışıklar belirir. İşte burası Nallıhan'dır. Son dönemeçten sonra birkaç yüz metre düz yol, arkasından Nallıhan. 1941 yılının son aylarında, güzel bir tesadüf beni bu şirin kasabaya götürdü. Aşağı yukarı 200 evli, 1 200 nüfuslu olan bu küçük kasabada iki ay kadar kaldım.                            

 

Bir tepenin sırtında dere kenarına doğru uzanan Nallıhan, başta pirinç olmak üzere, hububat, üzüm ve diğer meyvalar, hatta bazı yerlerinde pamuk yetiştiren ve iktisadi durumu oldukça düzgün bir kazamızdır. Mudurnu taraflarından gelen ve kasabaya sürünerek geçen çay, etrafına bereket saçmış, birçok çeltik tarlaları, bağlar ve meyve bahçeleri meydana gelmesine yardım etmiştir. Akdere'deki ardıçlık, İstanbul'un Heybeliada'sını hatırlatacak güzelliktedir. Nallıhan'ın ünlü avcıları kış günlerinde bu ardıçlıkta bıldırcın avlamaya çıkarlar. Arasıra Ankara'nın tanınmış avcılarını da içine alan sürgün avları, Nallıhan'da adet halini almıştır." (5)    

 

1946 Yılında Nallıhan

 

“Halen petrolle aydınlatılan kasabada 6 han, 2 otel, 2 fırın, 1 hamam, bir kaçta berber ve aşçı dükkanı vardır. Mustafa ve Şevket Ergin’in 25 yataklı temiz ve bakımlı Safa Oteli ile Tahir Oymaçlı’nın 5 yataklı bir oteli mevcuttur.

 

Biri merkezde ve 16’sı köylerde olmak üzere halen ilçe dahilinde 17 ilkokul vardır. Halkevi’nin 500 ciltlik kütüphanesi halkın okuma ihtiyacını karşılamaktadır. Eczanesi olmayan Nallıhan’da Hususi Muhasebe’ye ait 5 yataklı bir dispanser vardır. Bu dispanserin bir de ebesi mevcuttur.

Kasabanın içme suyu 3 km mesafedeki Akdere Köyü civarından demir borularla getirilir ve kasabada mevcut 6 çeşmeden halk bu suretle faydalanır.” (6)

  

****

(*) İstinaf Mahkemesi: Davaları ilk elde gören ve halleden Bidayet mahkemesinin kararı ikinci derecede   yüksek bir mahkemede yeniden görülmesi istenirse İstinaf mahkemesine başvurulurdu.

(**) İbtidai Mektebi: İlkokul

(1) Ahmet Şerif, Anadolu'da Tanin. s.109-135 Kavram Yayınları İstanbul 1977

(2) Mesut Şener Nallıhan 2.Baskı s.85

(3) Belgelerle Nallıhan s.143, Devlet Arşivleri Gn. Md.lüğü Hazar Reklam 2010

(4) Selahattin Kandemir, Ankara Vilayeti s.209-237 Başvekalet Matbaası 1932

(5) Naki Tezel, Ülkü Dergisi c. 6 Sayı 63 s.13, 01 Mayıs 1944

(6) Hüseyin Orak Türkiye Klavuzu c.1 s.312 İ.Horoz Basımevi Ank.1946